Ders Kitabı Cevapları - Çalışma Kitabı Cevapları

5. 6. 7. 8. Sınıf, Ders Kitabı Cevapları, Çalışma Kitabı Cevapları, Türkçe, Matematik, Fen Bilimleri, Sosyal Bilgiler, İngilizce, İnkılap Tarihi, Özgün, Cem Veb Ofset, Evren, Gizem, Dikey, Yakınçağ, Öğün, Doku, Ada, Lider, Tutku, Meram, Sevgi, Yıldırım, Tuna Matbaa, Yayınları, Sayfa

“MEYDAN” GERÇEKLİĞİ VE KENTSEL CİSİMLEŞME

“MEYDAN” GERÇEKLİĞİ VE KENTSEL CİSİMLEŞME

Taksim Meydanı’nın 1 Mayıs 2010’da emekçi sınıfa açılması ve ulusal gazetelerin bunu farklı olgular ekseninde gündemine taşımasını önceleyen bu çalışma, gazetelerin söylemlerinin 1 Mayıs gerçekliği ile ne ölçüde örtüştüğünü belirlemeye çalışmaktadır. Bu doğrultuda, 33 gazete arasından çok aşamalı örnekleme tekniği ile AG, HG ve SG gazeteleri seçilmiştir. Verilerin kodlanması ve kodların kategorileştirilmesinden sonra doküman analizi, eleştirel söylem analizi ve içerik analizi gibi nitel araştırma yöntemleri uygulanmıştır. Bu çalışmanın bulgularından biri, diğer ikisinden farklı olarak HG’nin 2010 1 Mayısı’nda emekçi sınıfa ilişkin gerçek gündem oluşturma çabasıdır. Bu, HG’nin mesajın nitelik, düşünce ve içeriğini önemsemesine karşın, SG ve AG’nin biçim ve görüntüyü önemsediği anlamına gelir

Makro-yapısal gerçeklikleri açıklama kaygısı ile yola çıkan sosyoloji 1960’lı yıllardaki değişimle birlikte daha mikro gerçekliklerin çözümlenmesi gerekliliğini tartışmaya başlamıştır. Bu bağlamda, daha önceden daha çok sistemsel ayrıma dayanan toplum çözümlemeleri, bu aşamadan sonra öngördüğü sistemin içinde bir öznenin (birey, grup, topluluk ve kamuoyu) olduğunu daha iyi özümsemeye başlamıştır. Böylece, sosyolojinin “değişim”den çıkarsamaya çalıştığı anlam da değişmeye başlamıştır. Gerçekten de, 60 öncesine kadar insan yaşamının değişimi 100- 200 yıl gibi sürelerde gözlemlenip, tanımlanıp, açıklanabilirken, 1960 sonrasında insan yaşamının daha kısa sürede değişebileceği ve bu değişim sürecinin yeni kuramlarla açıklanabileceği sosyolojinin temel kaygılarından birisi haline gelmiştir. 

Ne var ki, bu aşamadan sonra birey, grup ve topluluk üzerine yapılan araştırmalar o kadar bireyselleşmiştir ki, araştırılan gerçeklik, içinde geliştiği bağlamdan kopuk olarak açıklanmaya çalışılmıştır. Diğer bir anlatımla, sosyoloji, makro-sosyolojiden mikro sosyolojiye keskin bir dönüş yapmış, ancak mikro sosyolojinin makro sosyolojinin türevi olduğunu görmezden gelmiştir. Böylelikle, özellikle günümüzde üzerine odaklanılacak değişim süreçlerinin, en azından sosyolojik anlamda gelişme yazını ile ilişkilendirilmesine her zamankinden daha çok gereksinim duyulmaya başlanmıştır. Alsında ilk bakışta çok bireysel-psikolojik gibi görünen bir değişim sürecinin nasıl dün liberalizm ile bağlantısı vardıysa, bugün de üretim, emek, iş, istihdam, çalışma şartları, iş güvencesi, işsizlik vb. gibi gerçekliklerin yeni-liberalizm ile bağlantısı olduğunda duraksanmasa gerektir. Zamanında birey, grup ve topluluklara iş olanağını arttıran en önemli değişim süreci, Malthus’un ekonomi anlayışına dayanan istihdam politikasından Keynes’in ekonomi anlayışına dayanan istihdam politikasına geçiştir. Ancak, günümüz yeniliberalizmi, istihdam olanaklarını arttırma kaygısı bir yana tam tersine istihdam olanaklarını azaltma çabası içindedir. 

Öyle ki, eğitim, sağlık, kamu hizmeti, sosyal güvenlik ve emeklilik gibi iş ve istihdam sorunlarının üstesinden gelme görevi de devletin elinden alınmıştır. İşte böyle bir sosyo-ekonomik bağlamda iş-işsizlik dengesizliği, sadece işçi sınıfının değil aynı zamanda geniş halk kitlelerinin de öncelikli sorunsalları arasındaki yerini almıştır. Dünyadaki tüm bu değişim süreci, özellikle 1980’lerden sonra diğer gelişmekte olan ülkelere olduğu gibi ülkemize de çok belirgin bir şekilde yayılmaya başlamıştır. Bu anlamda, Türk toplumundaki değişim süreçlerinin anlaşılıp, açıklanması ve yorumlanmasında özellikle 1980 öncesi ve sonrası kategorileştirmesinin yapılması, aynı zamanda toplumumuzdaki değişim süreçlerinin anlaşılıp, açıklanması ve yorumlanmasında gelişme yazınından ne ölçüde uzaklaşıldığını gözler önüne serebilecektir. Kaldı ki, üretimden uzaklaşarak gelişmiş ülkelerin ürünlerinin tüketilmesini adeta zorunlu kılan 1980’li yıllar ile birlikte gündelik yaşamın büyük bir bölümü bireyselleşmiştir. Başka bir anlatımla, 1980 öncesinde genel anlamda kamusal alanlardan sağlanan hizmetler, ev teknolojisinin yaygınlaşmasıyla artık tek tek evlere girmeye başlamış, böyle bir değişim süreci ise pek çok mesleğin ya zarara uğramasına ya da ortadan kalkmasına yol açmıştır. Böylece, ilk aşamada geniş halk kitlelerinde “ne olacak başka bir iş yaparım/açarım” algısı oluşmuştur. Ne var ki, aynı halk yapacak ya da açacak iş bulduğu halde ürünü/hizmeti sunacak orta sınıfı bulamayınca, gününü kurtarıp kurtaramayacağının kaygısını taşımaya başlamıştır. İkinci aşamada ise işlerini kaybeden ya da işletmelerini kapatan üreticiler, bir anda kendilerini ülkemizdeki görece orta gelişmişlik düzeyinde olan işletmeler ile uluslararası kartellerin ortaklığının ürünü yeni işyerlerinde ücretli olarak çalışırken buldular. Diğer bir anlatımla, toplumun üreten kesimleri maaş/gelir gerçekliğinden ücret gerçekliğine keskin bir geçiş yapmak zorunda kaldılar. Maaş/gelir gerçekliğinden ücret gerçekliğine geçiş, öte yandan, tıpkı Endüstri Devrimi’nin ilk yıllarında olduğu gibi hafta sonunu da kapsayacak şekilde daha uzun süre çalışmayı ancak daha az ücret, sosyal güvence ve yıllık izni (tatil) de beraberinde getirmiştir. Öyle ki, bu değişim süreci, özele dönüşen kamu sektöründe daha belirgin bir şekilde hissedilmiştir. Gerçekten de kamu sektöründe maaş/gelir gerçekliğinden ücret gerçekliğine geçiş, aynı zamanda kadrodan sözleşmeye geçiş sorunsalını da beraberinde getirmiştir. Böylece, 1980 öncesi devletin temel kilometre taşını oluşturan kamu çalışanı, yeniliberalizmin kontrolsüz özelleştirme politikalarının gerekli kıldığı iş ve istihdam anlayışı ile birlikte talepleri karşılanmadığında ya da haksızlığa uğradığında devleti karşısına alabilecek bir bilince erişmişti. 

Öyle ki, 2010 1 Mayıs’ı dünyanın çeşitli toplumlarında çok farklı tarzlarda deneyimlenirken; Türk toplumunda 33 yıl yasaklı bir dönemden sonra emekçi sınıfa açılan Taksim Meydanı’nın yanı sıra İzmir, Sıhhiye, Batman, Mersin, Adana, Antalya, Gaziantep, Bursa, Çanakkale gibi kent merkezlerinin meydanları da emekçi sınıf tarafından doldurulmuştur. Bu, öte yandan, 1 Mayıs’ı kutlamak üzere pek çok kent merkezine toplanan emekçinin, kendilerinin yeni-liberalizmin gerekli kıldığı gibi bilinçsiz değil, tam tersine üst düzey bilinçli olduğunu göstermesi anlamına gelir. Belki kentlerin tüm alanları sermaye tarafından çepe çevre kuşatılmışken, en azından 1 Mayıs 2010 günü meydanlar emekçi sınıfın oldu. Böylece, sermaye temelinde kurulan ve yine sermaye arttığı ölçüde gelişen kentlerde meydanları dolduran emekçi sınıf da yaşadığını, diğer bir anlatımla kenti cisimleştirdiğini/canlandırdığını gözler önüne sermiş oldu. 1977’de meydanların kendilerine kapatıldığı emekçilerin 2010 yılında yine çeşitli kentlerin meydanlarında toplanması önemli bir toplumsal değişim sürecini içerdiğinden dolayı tüm ulusal gazeteler 2010 1 Mayısı’nın 33 yıllık farklılığını gündemine taşımıştır. Böylesine önemli bir değişim sürecinin sadece gazetelerde kalması ve bu şekilde arşivlere kaldırılması, belki de Türkiye’de sosyolojinin yapması gereken önemli bir görevin bilincinde olmadığı anlamına gelebilecektir.

1 Mayıs 2010 tarihindeki bu değişim sürecinin gazetelerde bulduğu yansımanın geri dönüşlü olarak özel anlamda emekçi sınıfı genel anlamda halkı yönlendirebilme yeti, beceri ve sanatı göz önünde bulundurulduğunda, ulusal ve yerel gazete ana sayfa manşetleri, iç sayfa başlıkları ve köşe yazılarının analizinin, bir yandan söz konusu toplumsal değişim sürecini daha da belirginleştirmesi; diğer yandan da sosyolojide kullanılan nitel araştırma yöntemlerini literatüre kazandırması olanaklı hale gelebilecektir. Bu bağlamda, 2 Mayıs 2010 tarihinde ulusal ve yerel gazetelerin 1 Mayıs gerçekliğini halka nasıl aktardığını açığa çıkarmak için bu çalışma kapsamında gazetelerin ana sayfa ve iç sayfada habere verdiği yer ve köşe yazılarına doküman analizi, içerik analizi ve eleştirel söylem analizinden oluşan bütünsel bir nitel araştırma yöntemi uygulanmıştır.

Doküman analizi, eleştirel söylem analizi ve içerik analizi nitel araştırma yöntemlerini kullanarak çok aşamalı örnekleme tekniği ile “1 Mayıs” kelime grubunun AG, HG ve SG gazetelerinde nasıl yansıma bulduğunu ortaya koymak için tasarlanan bu çalışmadan elde edilen sonuçlar, kodlamaların sentezine dayanan kategorileştirme işlemi, söylemlerin önerilenler doğrultusunda yeniden yapılandırılması ve soruların yanıtları olmak üzere üç ana grupta toplanarak analiz edildiğinde anlamlılık düzeyi belirgin bir şekilde artar. Kategorilerin kullanım genişliği şöyle bir tablo ortaya koymaktadır: Emek, mücadele, dayanışma, sendika, işçi, işçi sınıfı, çalışma ve emekçi sınıf gibi üretim güçleri ve üretim ilişkileri sentezi temelinde filizlenen ve üretim biçimi ile doğrudan ilişkili olan iş yaşamı kategorisini en çok önemseyen gazete 57 birim ile HG’dir. 14 birim ile SG ikinci sırayı, 10 birim ile AG ise üçüncü sırayı almaktadır. Aynı şekilde bayram, coşku ve kutlama kodlamalarına denk düşen eğlence kategorisini en çok önemseyen gazete 28 birim ile yine HG’dir. HG’den sonra ikinci sırayı 27 birim ile SG, üçüncü sırayı ise 22 birim ile AG almaktadır. Yine de, eğlence kategorisinde gazeteler arasında belirgin bir farklılaşma olmadığı görülmektedir. Taksim, 1 Mayıs Marşı, tabu, kanlı, Kazancı yokuşu, karanfil, barış, 68 kuşağı, 1977, 32 yıl simge, emek ve dayanışma günü, huzur, özgürlük, Tekel İşçileri ve işçi afişi kodlamalarından oluşan sembolik kategoriyi, sırasıyla 70 birim ile HG, 40 birim ile SG, 29 birim ile AG gazeteleri en çok işlemiştir. Protesto, pankart ve saldırı kodlamalarından oluşan eylemsel kategoriyi önemsemeleri açısından ilk sırayı 55 birim ile SG, ikinci sırayı 4 birim ile AG ve üçüncü sırayı ise sadece 1 birim ile HG almaktadır. Bütün bu kategoriler birlikte değerlendirildiğinde, sembolik, iş yaşamı ve eğlence kategorilerinde ben varım diyen HG’nin, eylemsel kategoriye sıcak bakmadığı açıkça ortaya çıkar. 

Başka bir anlatımla, HG’nden farklı olarak SG ve AG eylemsel kategoriyi çok fazla ön plana çıkarmasa da göz ardı etmemektedir. Gazete ana sayfa manşetlerinin eleştirel söylem analizi sonuçlarına göre şunlar söylenebilir: 1 Mayıs haberlerine verdiği genişlik ölçütüne göre ancak HG’nin kitlesel bir gazete potansiyeline sahip olduğu ileri sürülebilir. Ne var ki, AG ve SG için bunu ileri sürmek oldukça güçtür. Bu 90 açıdan SG’nin AG’ne oranla daha şanslı olduğunu söylemek mümkün gibi görünmektedir. Başka bir anlatımla, HG’nin gündemini, yine gerçek öznenin kendisi olan işçi olgusu (imge) ölçütünde oluşturmasına karşın; AG ve SG’nin gündemini gerçek özneyi göz ardı ederek eğlence/bayram (simge) ölçütünde oluşturduğu açıkça ortaya çıkar. Gerçekten de, eleştirel söylem analizi sonucunda önerilenler doğrultusunda yeniden yapılandırılan ana sayfa manşetleri ve alt başlıkları da bu sonucu pekiştirmektedir. Buna göre, AG’nin 1 Mayısa ilişkin oluşturduğu söylemin temeli, gelen baharı deneyimlemek için yapılan bir çağrıya; SG’nin 1 Mayısa ilişkin oluşturduğu söylemin özü, emekçi devrimi korkusunun bitmesine; HG’nin 1 Mayıs’a ilişkin oluşturduğu söylemin temeli ise emekçi sınıfın bilincine gönderme yapmaktadır. 

Bu, aynı zamanda, bütün bu bulgular birlikte değerlendirilmeden hangi gazetenin daha fazla haber etiği kaygısı taşıdığının açıkça ortaya konulamayacağı anlamına gelir. Soruların yanıtlarının bütünsel değerlendirilmesi şöyle bir tablo ortaya koymaktadır: HG’nin mesajın nitelik, düşünce ve içeriğine önem vermesine karşın AG ve SG’nin biçim ve görselliğe önem verdiğini destekleyici nitelikte beş önemli bulguya ulaşılmıştır. Buna göre; 1 Mayıs kelime grubu, her üç gazetede de sembolik bir gerçeklik anlamına gelmektedir. Ancak, 1 Mayıs haberleri, AG’nin ana sayfa manşetinde 22*9,5 cm genişliğinde ve tümü büyük-kalın karakterli harflerle, HG’nin ana sayfa manşetinde 27,5*5 cm genişliğinde ve tümü büyük-ince karakterli harflerle, SG’nin ana sayfa manşetinde 33*4,5 cm genişliğinde ve tümü büyük-kalın karakterli harflerle işlenmiştir. Buna göre, ana sayfanın % 8,5’ini kapsayan bir manşet ile AG birinci, %6,07’sini kapsayan bir manşet ile SG ikinci, %5,6’sını kapsayan bir manşet ile de HG üçüncü sırada gelmektedir. Ancak, gazete iç sayfa başlıklarının kapsadıkları alanın genişliği açısından bu tablo değişmektedir. Şöyle ki, iç sayfanın %10,18’ini kapsayan başlıklara sahip olması açısından HG birinci sırayı alırken, % 9,15’ini kapsayan başlıklara sahip olması açısından AG ikinci sırayı, % 6,841’ini kapsayan başlıklara sahip olması açısından SG üçüncü sırayı almaktadır. Bu, AG ve SG’nin biçim ve görselliği, HG’nin ise nitelik, düşünce ve içeriği daha çok önemsediği anlamına gelir. Burada göz ardı edilmemesi gereken bir başka önemli bulgu da, içsayfa başlıkları açısından üçüncü sırayı alan HG’nin ana sayfa manşeti açısından üçüncü sıraya düşmesidir. Bunun nedeni, aynı gün gerçekleşen terör saldırılarını konu edinen şehit haberlerine en az 1 Mayıs kutlamaları kadar yer vermek istemesidir. 

Bu, AG ve SG’ye oranla HG’nin toplumsal dinamikleri çok daha iyi analiz etme yeti, beceri ve sanatına sahip olduğu anlamına gelir. Öte yandan, 1 Mayıs gerçekliğine ilişkin köşe yazılarına AG’de hiç yer verilmemesine karşın HG ve SG’de 4 adet köşe yazısına yer verilmesi, HG’nin mesajın nitelik, düşünce ve içeriğine önem vermesine karşın AG ve SG’nin biçim ve görselliğe önem verdiğini destekleyici nitelikteki verilerden biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu bulguyu pekiştirecek nitelikteki ikinci veri, 1 Mayıs gerçekliğinin HG’nde “işçi”, SG’nde “Taksim” ve AG’nde “bayram” olgusu ile temsil edilmesidir. AG ve SG’nin biçim ve görsellik, HG’nin ise nitelik, düşünce ve içerik kaygısı taşıdığına ilişkin bulguyu pekiştirecek nitelikteki üçüncü veri, 1 Mayıs kelime grubunun AG’nde sadece 3 kez, SG’nde 9 kez, HG’nde ise 44 kez kullanılmış olmasıdır. 

Ayrıca, her üç gazetenin de 1 Mayıs haberlerini gündeme taşıma amacı, temelde sembolik süreklilik çabasıdır. Ancak, bu sembolik gerçekliğin sürdürülmesine ilişkin yöntem açısından HG ile diğer iki gazete ayrılmaktadır. Şöyle ki, HG 1 Mayıs’ın sembolik olarak sürekliliğinin, üretici ve örgütlü emeğin geliştirilmesinden geçtiğini öngörmesine karşın; diğer iki gazete eğlence/bayram gibi etkinliklerden geçtiğini öngörmektedir. Böyle bir veri de, AG ve SG’nin biçim ve görsellik, HG’nin ise nitelik, düşünce ve içerik kaygısı taşıdığına ilişkin bulguyu pekiştirecek nitelikteki dördüncü veri olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu bulguyu güçlendiren beşinci veri ise, AG ve SG’ye oranla HG’nde emekçi sınıfın gerçek gündemi ekseninde 1 Mayıs haberlerini özgürce yapmanın daha kolay olmasıdır. Bütün bu bulgular göz önünde bulundurulduğunda, üç gazetenin de bakış açılarının adları ile örtüştüğü öne sürülebilir. Gerçekten de, adı gibi HG özgürlükçüdür, SG bir yıldız gibi bazen yanar bazen söner bazen de kayar, AG ise haberlerini güneş battıktan sonra yapar şeklinde bir çıkarımda bulunabilir. 

Yorum Gönder

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Blogger tarafından desteklenmektedir.
Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget