Ders Kitabı Cevapları - Çalışma Kitabı Cevapları

5. 6. 7. 8. Sınıf, Ders Kitabı Cevapları, Çalışma Kitabı Cevapları, Türkçe, Matematik, Fen Bilimleri, Sosyal Bilgiler, İngilizce, İnkılap Tarihi, Özgün, Cem Veb Ofset, Evren, Gizem, Dikey, Yakınçağ, Öğün, Doku, Ada, Lider, Tutku, Meram, Sevgi, Yıldırım, Tuna Matbaa, Yayınları, Sayfa

KİŞİSEL, SOSYAL, ULUSAL VE KÜRESEL SORUMLULUK BAĞLAMINDA TOPLUMUN YENİDEN İNŞASI: MEKÂN

KİŞİSEL, SOSYAL, ULUSAL VE KÜRESEL SORUMLULUK BAĞLAMINDA TOPLUMUN YENİDEN İNŞASI: MEKÂN

Gerçekte, toplumsal yapı pratikler ile zaman-mekân kavrayışları arasında karmaşık ve çok yönlü bir ilişki vardır. Toplumsal yapı ve ilişkilerimiz, mekânı (ve de zamanı) kavrayışımızı etkilediği gibi, bu kavrayışlarımız da toplumsal eylemlerimizi anlamlandırmamızı etkiler. Mekân kavrayışlarımız, toplumsal eylemlerimizi belli bir gözle görmemizi olanaklı kılar. Gerçekte mekânın toplumsal, toplumunda mekânsal olarak yapılandığı kabul edilmektedir. Böylece tüm sosyal eylemler, olgular ve ilişkiler mekânsal bir ifade biçimine sahiptir ve tüm bunlar, belli bir mekân üzerinde gerçekleşir. Bu ilişkilerin mekânsal dağılım biçimleri de zamana göre değişiklik gösterir. Mekânın ekonomi-politiği üzerine çalışanlar, mekânsal ilişkilerin toplumsal örgütlenme dışında bir anlamları olmadığını ifade ederler. Mekân kendi başına varlığı olan bir nesne değil, özellikle çağcıl üretim tarzında verili sosyal ilişkiler sonucunda üretilen şeydir. İnsan toplumlarının kurmuş oldukları yapıların ve ilişkilerin belirleyeni değil bir ürünüdür. Bu ürünü kişisel sorumluluktan başlayarak küresel sorumluluğa kadar uzanan yapı içinde incelemek bu çalışmanın ana hatlarını oluşturmaktadır.

Sosyal psikolojik mekân düşlemi, sosyal yapının derin uslamlamalarına ilişkin bir yolculuğa çıkma anlamını taşır. İnsan sahip olduğu kültürel nitelikleri ve bunlara bağlı olarak geliştirdiği hayat tarzı ile fiziki mekân üzerinde yer almış ve onu biçimlendirmiştir. Karşılıklı olan bir ilişki içerisinde coğrafya da kültürün oluşumunda etkili olmuştur. Coğrafya ile kültür etkileşimi ilk olarak XX. Yüzyılın başlarında coğrafyacılar tarafından yorumlanmış, bu yorumlardan 3 farklı akım doğmuştur. Mekânsal Determinizm: 20. yüzyılın ilk çeyreğinde ortaya konan bu yaklaşımda fiziki mekânın, özellikle iklim ve yer şekillerinin kültürlerin biçimlenmesinde etkin bir güç ve insanlığın aslında fiziki mekânın pasif bir ürünü olduğu belirtilmiştir. Deterministler dağ insanlarının basit, geri, tutucu ve hayal gücünden yoksun olmalarını engebeli arazi yapısına bağlamışlardır. Çöl insanlarının tek tanrıya inanmaları ve zalimlerin yönetimi altında yaşamaya mahkûm olmaları da yine bu nedenledir. Mekânsal Posibilizm: Mekânsal determinizm 1930’lardan itibaren etkinliğini kaybetmesinin ardından yerini posibilizme bırakmıştır. Bu akımda fiziki mekân etkisi göz ardı edilmemekle birlikte, kültürel mirasın da insan davranışını etkilemede en az fiziki mekân kadar önemli olduğu ifade edilmiştir. Posibilistlere göre insan, çevreden çok kültürün mirasıdır. İnsanların bir alana nasıl yerleşeceği ve onu nasıl kullanacağını kültürel miras belirler. Mekânsal Algı: Bu görüşe göre, her insanın fiziksel mekân hakkında zihinsel imajları vardır ve bir kültür grubu içinde bu imajlar geniş ölçüde paylaşılmaktadır. Bu düşünceyi destekleyenler mekânın gerçek karakterlerinden çok mekânın algılanmasındaki kıstasların insan psikolojisi ve kültürü etkilediğini savunurlar (Özbek, 2004: 1). Coğrafyacıların yaklaşımları 1960’lardan itibaren Kevin Lynch’le birlikte birçok değişikliğe uğramıştır. Lynch paylaşılmış öğrenilen davranışların özellikleri ile ilgili çalışmalarını bir takım zihinsel haritalama teknikleri kullanarak açıklamaktadır. Lynch’in mekânların imajı ile ilgili çalışmaları, önemli ve müşterek algılamaların tanımlanması, grafik ve eylemsel ifadelerin anlaşılması üzerine temellendirilmiştir. Haritalama teknikleri bir takım zihinsel özelliklerin ortaya çıkmasını ve anlam kavramına sistematik yaklaşılmasını sağlamıştır. Lynch’e göre; her an gözün görebileceğinden, kulağın duyabileceğinden fazlası, keşfedilmeyi bekleyen bir dekor, bir manzara vardır. Hiçbir şey tek başına algılanamaz, çevresiyle, kendisini doğuran olaylar zinciriyle, geçmiş yaşantıların anısıyla ilintili olarak algılanır. Çoğu kez mekânı algılamamız süreklilik göstermez, kısmi olur ve dikkatimizi çeken başka şeylerle sürekli bölünür. Bu bölüntü çoğunlukla kültürel mekân süreçlerden etkilenir. Yani kültürel olarak bakmayı, duymayı kendimize yasakladığımız ve bu yasaklamayı beynimizin bir köşesine attığımız durumlar kaçamak algılarla ön plana geçer. Oysa kendi kültür yaşantımızda sıradanlaşan bir takım eylemlere yaşanılan kentte rastladığımızda hoşnut olmanın ötesinde duygusal olarak kulak kabartmayız (Lynch, 1975). Kültür-mekân konusu üzerinde durmuş en önemli iki kişi Amos Rapoport ve Irwin Altman’dır. Yazarların ortak yaklaşımı, çapraz kültürel karşılaştırmaların kullanımı ve ikincil derecedeki etnografik malzemelere olan gereksinimdir. Her ikisi de inançsal bir yaklaşım tanımlar ve niteliklerde ve biçimlerde çeşitliliğe yol açan faktörlerin artışını gerekli bulur. Rapoport daha ziyade yapısal mekân biçimleri üzerinde dururken, Altman insan davranışlarının mekânsal boyutlarını ele almıştır (Özbek, 2004: 2). Rapoport kültür kavramını, mekân davranış literatürü içinde ele alır. Dünya üzerindeki konut biçimleri ile ilgili aşırı farklılıkları ortaya koyar fakat tek nedenli açıklamaları da eleştirir. Ona göre konut biçimleri iklim, malzeme, yapım tekniği teknolojisine bağlı olan geniş çaplı sosyo kültürel faktörlerin sonucu olarak oluşmuştur (Rapoport, 1969: 144). Altman ilk karşılaştırmalı araştırmalarında mahremiyetin küresel bir kültürel süreç olduğunu ve temel insan gereksinmesi oluşturduğunu belirtmiştir. Mahremiyetin tanımlanmasında, davranışlarda bireysel sınırların diyalektik, optimal ve çok yönlü etkilerini incelemiş ve mahremiyetin fiziksel mekan üzerindeki etkilerinden ziyade fiili ve fiili olmayan davranışlarla ifade edildiğini belirlemiştir (Altman, 1975: 48).

 Sorumluluk ve Mekân Sorumluluk, “birey, erken çocukluk döneminden başlayarak, yaşına, cinsiyetine ve gelişim düzeyine uygun olarak görevlerini yerine getirmesi”dir (Yavuzer, 1999: 107). Sorumluluk kavramı kapsamında bir insan, belirli duyguların ve düşüncelerin uzantısı olarak yaptığı veya yapmadığı şeylerden ötürü başka insanların veya şeylerin etkilendiğini fark edip ifade ederse, bu duyguların düşüncelerin ve davranışların kendisine ait olduğunu kabul ederse, söz konusu duygularının, düşüncelerinin ve davranışlarının sorumluluğunu almış olur (Dökmen, 2000: 226). Sorumluluk duygusuna sahip kişinin nitelikleri saymakla bitmez. Ancak ilk akla gelenler şu şekilde sıralanabilir: Sorumluluk sahibi kişi, kendine ve başkalarına karşı saygılıdır. Üstüne düşen görevleri yerine getirir. Kendi işlerini kendi kendine yürütür ve başkalarına gereksiz yere yük olmak istemez. Öz değerinin bilincindedir. Duygu, düşünce ve davranışlarından yalnız kendini sorumlu tutar. Yaşamdan bekledikleri ele verdikleri ile orantılıdır. Hak etmediğini almaya kalkmaz. Çalışkan bir insan, iyi bir anababa ve iyi bir komşudur (Lucker, 1994: 15). Mekân bağlamında sorumluluk bireysel, sosyal, ulusal ve küresel tanımlamalar ortak bir noktada birleşmektedir. Mekânsal sorumluluk; İnsanlar tek başlarına, başkalarının da bulunduğu bir ortamda yaşarlar. Bu nedenle yalnız fiziksel mekânlarını değil, içinde yaşadıkları sosyal mekânlarına karşı da sorumludurlar (Ruth,1994: 148). 

Sorumluluğun birçok çağrışımı vardır. Güvenilir, emniyet edilir kimseler için “sorumluluk sahibi” deriz. “Sorumluluk” aynı zamanda yasal, parasal veya ahlâki sorumluluğu da ifade etmektedir. Sorumluluk; önce kendine, sonra başkalarına sorumluluk diye özetlenebilir. Kişi kendini mutlu edemezse, başkasını mutlu etmesi olanaksızdır. Bireyin başarıya ulaşabilmesi ve sorunlarını üstlenerek problem çözmeye yönelmesi için o sorunları kabul etmesi gerekir. Birey kendini iyi tanır ve sorumluluklarını bilir ise, görevlerini yerine getirmekte de başarılı olur (Özen, 2009: 16). Görüldüğü gibi bazı yazarlar sorumluluğu, sorumlu birey özelliklerinden yola çıkarak tanımlamaktadırlar. Nelson ve Low (2003: 1), sorumluluğu bir kavram olarak ele alıp bireysel sorumluluk adı altında tanımlamaya çalışmışlardır. Onlara göre, bireysel sorumluluk kendi sorumluluğunu üstlenebilmek, kendinden sorumlu olmak, başardığında diğerlerini değil, sadece kendini kutlamak ve başaramadığında ise sadece kendini suçlamaktır. Bireysel sorumluluk, yaşamda amaç belirleme ve bu amaca ulaşmak için tüm sorumlulukları üstlenme isteğidir. Böylece birey amaçlarına ulaşmadaki başarısızlıklarından dolayı diğerlerini değil, sadece kendini suçlar. Kişisel Sorumluluk ve Mekân Kavrayışı: Kişisel sorumluluk kişinin kendisine yönelik sorumluluğu olarak ele alınmaktadır ve kişinin kendi benliğine yönelik sorumluluğu ve kişinin kendi bedenine yönelik sorumluluğu olmak üzere iki kısımda incelenmektedir (Hamilton & Fenzel, 1988: 68). Kişisel sorumluluk kişinin kendi benliğini güçlü kılmak adına çabalarını, diğerleriyle başkalarının sınırlarını zorlamayan ve saygıya dayalı bir iletişimi benimsemesini, kendi seçimlerinden sorumlu olmasını ve bu seçimlerin sonuçlarını üstlenmesini, kendi hayatını kendinin yönlendirmesini, fiziksel ve duygusal iyi oluşunu sağlamasını, sorumlu bir biçimde hissetmesi ve düşünmesi gibi öğeleri içermektedir. Kişinin kendisine karşı sağlıklı bir kimlik kazanmak, sağlıklı değerler edinmek, sağlıklı algılama ve değerlendirme yollarına sahip olmak ve sağlıklı kişilerarası ilişkiler geliştirmek gibi sorumlulukları bulunmaktadır (Messina, 2004: 88). Bireysel sorumluluk, yaşamda açık amaçlar belirleme ve bu amaçlara ulaşmak için tüm sorumlulukları ve görevleri tamamıyla kabullenmektir. Sorumluluğu yüksek olan birey üstlendiği işleri ve görevleri çok zor olsa bile tamamlar ve yaptıklarının sonuçlarına katlanır. Bu kişiler genellikle, yapılması gereken bir görev olduğunda diğerleri tarafından görevi tamamlamak için seçilirler (Nelson ve Low, 2004: 84). Günümüzde kişisel sorumluluk bağlamında mekân olgusu çağcıl politik/ekonomik söylemlerle açıklanabilmektedir. 

Çağcıl ekopolitiğin her evresinin kendine uygun mekânsal formlara sahip olduğu söylenebilir. Günümüz postmodern (geç) kapitalizmine denk düşen mekân ise, şizofrenik olarak da adlandırılabilecek parçalanmış/bölünük mekândır. Söz konusu postmodern mekân, herhangi bir bütünlük algısından yoksun, birbirinden kopuk parçaların birer kolâjı (kes-yapı) gibidir. Bu kopuk mekânları, kişinin zihninde birbirine bağlayabilmesi de neredeyse olanaksızdır. Postmodern yaşantıyı benzersiz kılan da bir ölçüde budur. Bu parçalanmışlık, bölünmüşlük bir başka deyişle şizofreni, günümüz dünyasının da temel özelliğini oluşturur. Günümüzde, eski bağlar ve sosyal ilişkiler zayıflamakta, yerini hiç de hazırlıklı olmadığımız her an değişen istikrarlı bir nitelik taşımayan hız ve ilişkiler almaktadır. Bireyin bu parçalanmışlıkla baş edebilmesi, kendini dünya içinde konumlandırabilmesi de “bilişsel haritalara” sahip olmaktan geçer (Jameson, 1994: 26). Kişisel sorumluluk açısından bu haritalar; yetişkin bireylerin sağlıklı ruh dinginliğine erişmesinde kazandırılan yetiler içerisinde bireyin kendini gerçekleştiren ve gereksinimlerini doyururken ilkeli, çatışmayan, çözüm sunan, iradeli, özsaygısı yüksek, toplumsal saygıdan uzak olmayan onurlu ve erdemli bir kişiliğe ulaşmasında çocukluk yıllarından itibaren sorumluluk prensibi en etkin karakter özelliğidir. Toplumsal sistem içerisinde insanların kendilerinden beklenilen rolleri yerine getirmeleri, sorumluluklarının farkında olmaları ve sorumluluklarını üstlenmeleri ile mümkündür (Özen, 2009: 1). Politik/ekonomik söylemler temelinde kişisel sorumluluk içinde mekân; bilişsel haritalandırma kavramı içinde anlam bulur. Bilişsel haritalandırma, günümüz toplumunda sınıf mücadelesi yerine kullandığı bir eğretilemedir. Kişi, kendi öznelliğini konumlamaya çalışırken, aslında günümüz dünyasının eşitsiz gelişimi ile yarattığı mekânları, eşitlikçi mekânlara dönüştürmek ister. Bunun gerçekleşmesi ise esas olarak kişisel sorumluluk bağlamında yeni bir “mekânsal düşüne” gereksinim duyabilmesidir. Kişisel sorumluluk bağlamında mekân düşlemini günümüze ilişkin birtakım ipuçları elde edebileceğimiz, toplumsal pratiklerin gizlerini açığa çıkaracak bir kategoridir. Ancak, “bilişsel haritalar” soyut, edilgen ve hareketsiz bir mekândır. Kişisel sorumluluğu yüklenmek isteyen birey, bugünün dünyasında kendini anlamlandırma ve kendine sağlam bir zemin bulma uğraşı olan bilişsel haritalandırma, bir anlamda imkânsız hale gelmektedir. Keith ve Pile’ye göre; bu uğraşında birey, bir yandan dünya çapında süreçlerin kavranması gereği, öte yandan da kavranması mümkün olmayan bütünselliği boş yere kavramak gereği arasında bir denge kurmak durumundadır. Çağcıl zamanda kişisel sorumluluk açısından mekân öylesine kaotik ilişkilerin biraradalığı olarak kavramsallaştırılmış ki, bu kişisel sorumluluk açısından temsil edilmesi imkansızlaşan bir mekândır(Jameson, 1994: 35). Ancak, bilişsel haritalar, postmodern kimlik politikalarının mekânsallaştırılması gereğine ilişkin önemli ipuçlarını ortaya koymada kullanılabilir. 

Çünkü mekân ile kimliğin oluşumu arasında bir ilişki vardır. Postmodernizm farklılıkların tanınması ve kimliğin temsilinin önündeki engellerin kaldırılmasını öngörür. Bir bakıma, postmodernizm bir kimlik felsefesi kurar. Kimlik, her an yeniden oluşmakta, hiçbir zaman tanımlanamayan bir süreçtir. Kimlik, sabit bir konum değil, tersine, kaygandır, her an yeniden kurulur, dünyayı ve kendimizi tanımladığımız geçici bir durumsallığa işaret eder. Kimliğin oluşumunda “farklılık” esaslı bir yer işgal eder, çünkü kimlik, ancak, başka kimliklerle olumsuzluk ilişkisi içinde, başka kimliklerle farklılıkların kalıcılaştırılması yoluyla kurulabilir (Işık, 1994: 27). Birey bu durumda kişisel sorumluluğunun, kimlik ve kimliğin var oluş koşullarının birbiriyle ilişkili olduğunu, sorumluluğun kimlik bağlamından kopuk kavramsallaştırılamayacağını, verili koşulların sorumluluğunu almadan kimlik oluşumunu anlamanın olanağının olmadığını bilebilmesidir. Kişisel sorumluluk bağlamında mekânın bu en yeni durumsalı, bireysel insan vücudunun kendi yerini saptama, yakın mekânı algısal olarak organize etme ve haritaya gelir bir dış mekânlaşma da bilişsel olarak kendi mekân içinde konumunun haritasını çizme sorumluluğunu alması bulunuyor (Jameson, 1994: 105). Sosyal Sorumluluk ve Mekân Kavrayışı: Kişinin başka insanlara karşı sorumluluğunu ifade etmek için kullanılmaktadır. Başkalarının iyiliği, refahı, iyi oluşuyla ilgili olma, başkalarına yardım etmeyi içeren içsel görev duygusu, sivil katılım ve başkalarına yönelik sorumlu tutumları içermektedir. Yine sosyal sorumluluk, paylaşım, işbirliği, başkalarına yardım etmek ve sosyal yeterlilikler olarak ele alınmaktadır (Scales, Blyth, Berkas ve Kielsmeier, 2000: 337). Mekân ise toplumsal bir inşadır (Lefebvre, 1991:113). Sosyal sorumluluk toplu yaşamda bireylerin etkinlikleri nedeniyle çevrelerinde yarattıkları olumlu ve olumsuz etkileri değerlendirip, olumsuz etkilere karşı önlem almaları olarak da tanımlanabilir (Yazıcı, 1992: 853). Mckie (1974: 27-45), sosyal sorumluluğu, bir kişi veya sosyal bir varlık tarafından ne olduğu tanımlanabilen ve o tanıma uygun olarak ortaya konulan bir davranış biçimi olarak ele almaktadır. Sorumluluk, bireysel yönü olduğu kadar, bireyin içinde bulunduğu sistemi de etkileyen toplumsal bir davranış biçimi olarak kabul edilebilir. Sosyal sorumluluğun çağ, yaş ve konum değişikliği ile değiştiği söylenebilir. Kısaca sosyal sorumlulukta bir akışkanlık (flow) özelliği gözlemlenmektedir (Özen, 2009: 26). Bu bağlamda mekân anlayışı temelinde de “akışkanlık” olduğu ve mekân her türlü sosyal değişimin aynası olduğu söylenebilir. Sosyal sorumluluk dâhilinde mekânı anlayabilmek için ayna eğretilemesini kullanan bilim insanları, aynı zamanda mekânı algılayan bireyin konumunun da büyük önem taşıdığını belirtirler. Mekân, özellikle, algılanmış, tasarlanmış ve yaşanmış olmak üzere üç farklı derinlik düzeyinde yaşanır. Mekânsal derinliğin algılanması ise, mekânla ilişki içinde bulunan bireyin bakışında gerçekleşir. 

Bakışın rolü, bireyin öznel kimliğini tarif etmesi açısından önem taşır. Bu bakışla, ya öznel kimlik gerçekleşecek ya da kimliğin farklılaşması izlenemeyecektir. Sosyal sorumluluk-mekân ilişkisi içinde son süreç, “imge”lerin, sembollerin dünyasına dönüktür. Bu şu anlama gelir: birey ayna içinde gördüklerini ya kendi farklılığını ötekilerden biri olduğunu kabul edecek ya da “ayna”nın boş mekânına, aynanın oyunlarına yakalanacaktır (Aslanoğlu, 1998: 219). Sosyal sorumluluk görecelidir ve mekân yorumsaması basitçe ifade edilecek olursa, “burası” ya da “orası” değil, o, bir sosyal üretimdir. Esasta, sosyal bir faaliyetin ürünüdür ve toplumsallaşmayla karakterize olur. Mekân, nesneleri, şeyleri içeren basit bir çevrim ya da alan değildir. Mekân “boşluk” değildir, tersine her zaman doludur ve tanım itibariyle işgal edilmiştir. Mekânın toplumsal olarak üretilişinin iki önemli sonucu vardır: birincisi, doğal fiziksel mekânın kaybolmaya yüz tutması, ikincisi, her toplumun kendi mekânını üretiyor olması. Sosyal sorumluluğun göreceliliği anlam ve özellikle kapsamı, toplumdan topluma, kurumdan kuruma, kişiden kişiye değişebilir. Bir birey, bir yönetici, bir grup ve ya toplum için toplumsal sorumluluk alanına giren bir davranış ya da görev, başka yer ve şartlardaki birey, ya da toplum için sosyal sorumluluk alanı dışında kalabilir. Bu durumda, sosyal sorumluluk uygulaması bakımından zorluklar doğurur. Sosyal sorumluluk bu iki mekân yapılanmasında birincisini korumak ikincisini de üretirken kültür-mekân birlikteliğini oluşturma çabasını sürdürmektir (Özen, 2009: 27). Doğal/fiziksel mekân ile toplumsal mekân arasındaki en önemli fark, doğal mekânın dağınık özelliğine karşılık, toplumsal mekânın birleştiren, bir araya getiren ve böylece merkez/ çevre ayrımı doğuran bir özelliği olmasıdır. Aslında her mekân belli bir sınıra sahiptir; özneler ve nesneler belli bir biçimde yerleştirilir, belli yönlerde hareket ettirilir. Ancak, bu sınır, bir soyutlamadır. Çevrilmiş, kapatılmış mekân bir soyutlamanın ürünüdür. Böylece mekân, gerçek varlığını, ördüğü ve parçası olduğu ağlar, yani karşılıklı olduğu ilişkiler sayesinde kazanır. Duvarlar, çevrimler, sınırlar hep bir ayrım görüntüsü verir, ama asıl varolan belirsiz bir sürekliliktir. Sınır aslında bir ayrım değil, bir geçiş noktası pasajıdır. Mekân ne bir mülkiyet, ne de bir boşluktur. Bu yüzden hiçbir mekân kolayca ortadan kalkmaz. Mekân çoğuldur, mekânın yasası, her mekânın bir başka mekânla ilişki içinde olması, mekânların iç içe geçmesidir. Mekâna yatırılamayan her şey, boş ve anlamsız simgelere ve anlamlandırılmalara dönüşür. 

Sosyal sorumluluk bağlamında mekânsal sorumluluk almak demek yaşamı değiştirmek ve çeşitlendirmek demektir. Yaşamı değiştirmek eğer ele geçirilen mekânın üretimi gerçekleştirilemiyorsa pek bir anlam taşımayabilir. Çünkü yeni sosyal ilişkiler için yeni mekâna ihtiyaç vardır. İş, barınma ve dinlenme mekânlarının birbirinden kopuk konumları varlığını koruduğu sürece ve ancak siyasal denetim yoluyla bir araya geldikleri sürece, yaşamı değiştirmek projesi, ütopyadan öte bir anlam taşımaz (Mutman, 1994: 185). Sosyal sorumluluğun mekânsal kavrayışı iş, barınma ve dinlenme mekânlarının yaşamı yenileyici ve değiştirici bir yol izlemesi ve mekânsal birliği sağlayıcı yüklenimi kabul edip uygulaması gerekmektedir. Ulusal Sorumluluk ve Mekân Kavrayışı: Abdel-Nour (2003: 713)’a göre ulusal sorumluluk bireyler kendilerini yalnız başına olmadıklarını ve ait olduklarını hissettiren ulusuna karşı sorumlulukları olduğunu ve bu sorumlulukların başında o ulusa ait erdem ve doğrulukları sürdürmenin geldiğini bildirmektedirler. Bu ait oluş ve sorumluluk kişilere, yıllarca önce ölmüş kişilerle bütünleşme ve onların başarılarıyla gurur duyma şansı vermektedir. Bu ait oluşun ve sorumluluğun diğer ucu, insanların atalarının imzasına olumsuz ve suç unsuru olan, utanılan boyutları da içerecek şekilde sahip çıkmaktır. Bu olguların oluşumu mekân üzerinde olmaktadır. Toplumsal süreçlerin mekân üzerinde oluşması, uzaklık ve yakınlık olgusuna, alanlar arasındaki coğrafi çeşitliliğe, özgül yerlerin bireysel karakteri ve anlamına bağlıdır. Gerçekte tüm bunlar toplumsal süreçlerin işlemesi açısından önem taşırlar (Massey, 1984: 14). Mekân olgusu, sosyalite bağının oluşması ve ilişkisel yoğun süreçlere biçim/içerik kazandırmada etkin bir unsur olması nedeniyle, mekâna dayalı ulusal kimlik oluşumuna ve bireysel/ulusal kendilik ifade etme biçimlerine kaynaklık eder. Uluslaşma ve ulusal kimlik kazanım sorumluluğu oluşturmada mekân temsiliyetlerinin öne çıktığı söylenebilir. Ulusal mekân temsiliyeti; belirli kırsal imajlar tarafından açığa vurulan, “Türklük”, “İngilizlik”, “İskoçluk” kavramları gibi kırsal alana eşlik eden mekân ideolojileridir (Urry, 2004: 308). Mekânın paylaşımı, düzenlenmesi, yapılaştırılması bu imajlar doğrultusunda oluşur ve birbirinden ayırtedilebilir. 

Ulusal sorumluluk ve mekân kavrayışı, mekânın, nasıl, ulusal ve uluslararası ilişkiler şebekesinin bir ürünü olduğu görülmesiyle ilgilidir. Bu şebekeler içerisinde ulus içerisinde birey ve grupların nasıl farklı bir şekilde pozisyon adlıklarını içinde “güç geometrisi” kavramını kullanabiliriz. Bu durum toplumda oluşan eşitsizlik durumunun mekânda yansımasıdır. Bu mekânsal yeniden örgütleme, sadece ulusal değil mekânsal olanda da yeni eşitsizlik örüntüleri yaratır. Bütün ulusların tarihinden gelen ortak bir belleği vardır. Ve bütün uluslar kendilerine karşı sorumluluklarını önyargılardan arınmış olarak ve insanlığın hizmetinde olmayı temel ilke olacak şekilde belirlemelidirler (Özen, 2009: 29). Ulusal sorumluluk ve mekân kavrayışı bağlamında ulusal hayatı anlamak, esasta da, ulusun mekânla kurduğu ilişkiyi anlamaya bağlıdır. İçinde yaşadığımız dünyanın geçirdiği değişimin/ dönüşümün izini mekân üzerinden yapabiliriz. Mekân kavramı çağcıl sosyo-politik yönelimlerin yüksek değerlerine dönüştürülen, yapıbozuma uğratılan, “metasal” bir nitelik taşır. Yerler ve mekânlar artık birer tüketilen “nesne” olarak işlem görmektedir. Mekânın tüketimi, turizm ekonomileri tarafından gerçekleştirilmekte, yer ve mekân kavramları bildik içerimleri dışında piyasa kurallarına ayarlı yeni anlamlar ve işlemsel yoğunluklara kavuşmaktadır. Buna bağlı olarak kır-kent ve de küresel-ulusal ayrımları da eski anlamlarını yitirmektedir. Mekâna ve mekâna dayalı süreçlerde meydana gelen değişmeler doğal olarak ulusallık ve bireysellik durumlarını da yapıbozuma uğratmakta, bu bağlamda, en fazla da ulusal kimlikler sorunsallaşmakta, kararlı, istikrarlı kimlik formları buharlaşarak, eski anlamlarını yitirmektedir. Ulasal kimlikler bir bakıma, tüketilen nesneler haline gelmekte, mekân, zaman, imaj, gerçeklik vb. olgular gibi metasal bir karakter kazanmaktadır. 

Ulusal sorumluluk, mekânı tüketilen bir nesne değil, ulusal kimliğin bir bileşeni olduğunu ve mekânın ulusu yansıttığını bilebilmektir. Ulusal mekân sorumluluğu bireylerde oluşturulmak istenen ve kazandırılmaya çalışılan bir karakter özelliğidir. Küresel Sorumluluk ve Mekân Kavrayışı: Yeryüzünde yaşayan bütün varlıklara, insanlara ve en geneliyle bütün evrene karşı sorumlu olmayı içeren bir kavramdır. Çevre kirliliği, hayvanların ve bitkilerin nesillerinin tükenmesi, suların kirlenmesi, açlık, yoksulluk, savaşlar, küresel ısınma, elektro manyetik alan, gen araştırmaları, toplumsal alışkanlıkların olumsuz sonuçları vb. gibi yeryüzündeki bütün canlıları ve dengeleri etkileyebilen olumsuzlukların tümünün önlenilmesi küresel sorumluluk duygusunun gelişmiş olması ve etkili bir tepkiye dönüşebilmesine bağlıdır (Özen, 2009: 30). Küreselleşmeyle birlikte gözlenen değişimin önemli yansımalarından biri de zaman ve mekân kavramlarının yeniden inşasında görülmektedir. Mekân adeta zaman içinde tahrip olmakta, zaman bildik anlamını yitirerek “anlık” bir süreye hapsolmaktadır. Çağcıl ekonomik söylemlerin yeniden örgütlenmesindeki değişimler, yerler arasındaki her türlü farklılığı bastırarak mekânı dönüştürme biçimine yol açmıştır. Bu sayede olaylar ve süreçler giderek karşılıklı bağımlılık içine girerler. 

SONUÇ 
Sorumluluk, kişisel, sosyal, ulusal ve küresel yaşamda bireylerin etkinlikleri nedeniyle çevrelerinde yarattıkları olumlu ve olumsuz etkileri değerlendirip, olumsuz etkilere karşı önlem almak olarak tanımlanabilir. Sorumlu davranışın kültürel mesajlarla bağlantılı olduğu açıktır. Dahası başkalarına yönelik sorumlu davranış insanlar tarafından bilinçli bir şekilde yerine getirilmektedir. Sorumlu davranan bu insanlar sosyal açıdan istenilen davranışları yerine getirmektedirler ve bu insanlar toplumun belirli kesimlerinin ideallerinin belirgin şekilde farkındadırlar ve güçlü bir şekilde bu standartları yerine getirmek için çabalamaktadırlar. Özellikle orta ve çalışan kesimin üyeleri çok yaygın oranda yardım kuruluşlarında, sağlık ve sivil toplum hizmetlerinde, yardım amaçlı dernek ve kulüplerde gönüllü olarak çalışmaktadır. Çok daha yaygın oranda eğitimsel ve dinsel gruplar için para yardımında bulunmaktadırlar ve çok daha aktif bir biçimde yerel ve ulusal politik çalışmalara katılmaktadırlar. Politika konusunda daha bilgilidirler. Daha yüksek bir oranda kilise üyesidirler ve bu kişilerin sosyal sorumluluk ölçeğinden alınan puan sonuçları her zaman daha yüksektir (Berkowitz, 1965: 757; Stone, 1965: 756-757).

 Kişisel, sosyal, ulusal ve küresel sorumluluk bağlamında toplumun yeniden inşası olgusunda; mekânlara karşı güçlü duygusal yatırımlar mevcuttur ve özellikle kişisel, sosyal, ulusal ve küresel kimliklerin etrafında belirlendiği ve zamansal/mekânsal anlatılar ve tasarımlar tarafından değer biçilen ulusal ve küresel manzaralar, mimari ve yeni tarz uzamsal düzenlemeler, mekânlardaki bu duygusal yatırımlardan destek alır. Yerler, bu anlatılara dâhil olmuş bireysel ve kollektif kimlikler, tasarımlar, süreçler vs. biçimde önemli, anlamda hayalidirler. Onlar bir bakıma, fantezi, haz, çift anlamlılık, endişe ve paranoyayı temsil ederler. Batılı modernliğin çağcıl ileri koşullarda kışkırtıcı/heyecan verici imkanlar sunarken yerelin ve küreselin sürekli yeniden yapılandırılması, zaman/mekan ilişkilerinin daimi yeniden biçimlenimine dair endişeleri sürekli artırmaktadır (Rattansi, 1997: 45). Son yıllarda mekâna dönük kişisel, sosyal, ulusal ve küresel bakışın inşa ettiği düşünsel bağlam sayesinde, mekân kavramına ilişkin sosyal psikolojik durumsama, yeniden şekillenmekte ve özelikle mekân üzerine odaklanan diğer disipliner bakışlardan ayrı/ ayırıcı yanını ortaya koymaktadır. 

Özellikle, mimarlık, şehircilik, mühendislik, çevrebilim gibi psikolojinin algı konusunda yoğunlaşmak zorunda kalan disiplinler ve grup dinamiği, tutum, tutumsal değişimleri ve kültürlenme gibi sosyal psikolojinin temel kavramlarını kullanan  vb. bilimler, mekânla ilişkili disiplinlerin geliştirdikleri kavramsal ve kuramsal katkılar, mekâna ait sosyal psikolojik durumsamanın kendisini göstermesini perdelemektedir. Ancak, toplumsallığın mekân üzerindeki çözümlemelerinin kışkırtıcı doğası, mekânın toplumsallığına dair bakışın merkeziliğini, diğer disiplinlerin de kabul edebileceği bir noktaya doğru çekmektedir. Mekân, bu açıdan, sosyal psikolojik durumsamasından dar/geniş tüm anlam örgülerinin kesiştiği, bu ölçüde daha bir zenginleşerek merkeziliğini hissettirecek bir sosyal disiplinin odak kavramı haline gelmektedir.

Yorum Gönder

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Blogger tarafından desteklenmektedir.
Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget