Ders Kitabı Cevapları - Çalışma Kitabı Cevapları

5. 6. 7. 8. Sınıf, Ders Kitabı Cevapları, Çalışma Kitabı Cevapları, Türkçe, Matematik, Fen Bilimleri, Sosyal Bilgiler, İngilizce, İnkılap Tarihi, Özgün, Cem Veb Ofset, Evren, Gizem, Dikey, Yakınçağ, Öğün, Doku, Ada, Lider, Tutku, Meram, Sevgi, Yıldırım, Tuna Matbaa, Yayınları, Sayfa

FEMİNİST SANAT VE YAPISÖKÜM KADIN İMGELERİ

FEMİNİST SANAT VE YAPISÖKÜM KADIN İMGELERİ

CİNSELLİK VE FEMİNİST SANAT Cinsellik, toplumsal kimliğin ve rollerin belirlenmesinde önemli araçlardan bir tanesidir. Toplumsal görevlerin dağılımında biyolojik ayrımın getirdiği sıkıntılar kadınlar üzerinde belirleyici ve baskılayıcı olmuştur. Bu konuda hem biyolojik yaratılışın getirdiği içgüdüsel davranış kodları aynı zamanda da yaşamı biçimlendiren kurumsal güçler etken teşkil etmiştir. Bu yüzden kadına düşen görevler erkeklere göre daha sınırlayıcıdır. Cinselliğin kadın varoluşunu tehdit eder bir hale gelmesi, cinselliği günümüz toplumunda tek başına bir sorunsal olarak karşımıza çıkarır. Bu anlamda da “cinselliğin, gündemi belirlemesinin yanın da cinsellik modeli denilen şey, kapital düzende karşılaşılan biçimin, vücut düzeyinde ortaya çıkan görünümüdür”.1 Bu yüzden cinsellik, toplumun yaşam biçimlerinde belirleyici bir itki’ye sahip, kendisine birçok açıdan gönderme yapılan hem ruhsal hem biçimsel olarak çoğaltılabilen bir imge halini alır. Bu imge, Foucault’ya göre iktidarı belirleyen bir araç iken, Baudrillard’a göre de bir simulasyondur. Çünkü simulasyon kavramı, gerçek üretim alanlarının dışında ironik söylemler yaratmakta ve cinsellik de bu söylemlerin temelinde yer almaktadır. XX. yy’da Freud’un ruhsal bozuklukların tedavisinde cinsel kökenlere inmesi, Foucault’nun cinselliği, kadın bedeninin dışına taşıması ve bastırma varsayımıyla geliştirdiği yasaklama düşüncesinden yola çıkarak; iktidar kavramını belirlemesi, cinselliği; yaşam politikası çerçevesinde başa çekmiştir. XX. yy’da gelişen toplumsal ve siyasi politikalar, kadının sanatsal alanda da ön plana çıkmasını sağlamış ve sanat politikaları içerisinde kadına da yer açmıştır. Böylece kadın cinselliği, hem sanatçı kimliği ile hem de sanatsal gündemi belirleyen bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Postmodernizm ile beraber özgürlükçü politikalarla kadın imgesi ve cinsellik, temsil edildiği kavramlarla beraber; yeni olgular içerisine yerleştirilir. Çünkü Postmodernizm ile birlikte sadece cinsellik kavramı değil; birçok kavramın simulasyonları üretilmekte ve yeni ironik imgeler yaratılmaktadır. Böylece XXI. yy’da cinsellik, postmodern uzamların izinde ironik söylemler sunarken; kadın cinselliği toplumsal, ruhbilimsel ve tarihsel çerçevede temsiliyet rolü dışında, Derrida’nın yüzyıla damgasını vurduğu (eğretileme) metafor* kavramı sayesinde çeşitlenerek çoğalır. Çünkü gelenekselde cinselliğin karşılık geldiği olgular, zarar görmekte ve bilindik cinsel tanımlamaların yerini, cinsel obje olarak kadının simulasyonları ve metaforları devralmaktadır. Feminist sanatın çıkışı da geleneksel kadın kavramını yıkmaya çalışmakla beraber; üretilen bu kadın imgelerini reddetmekle başlar. Çünkü bu imgeler kadın kavramını tüketilen bir nesneye dönüştürür. Bu anlamda feminizm’in amacı hem kadın erkek eşitsizliğini ortadan kaldırmak hem bu imge bombardımanına son vermek hem de kadın duyarlılığını ön plana çıkarmaya çalışmak olmuştur. Hatta “feminizm’in ilk on yıllık dönemi boyunca çoğu yazar ve sanatçının tavır göstermesi gereken en hararetli tartışma konularından biri, çağdaş sanatta anlatımını bulacak bir kadın duyarlılığının ve estetiğinin mümkün olup olmadığıdır.”2 Bu yaklaşım kadını sanat tarihinde ayrıcalıklı bir yer açmış olur. Bunun yanı sıra radikal bir çıkışla feminist sanat eleştirmenlerinden Linda Nochlin 1971’de “Neden Hiç Büyük Kadın Sanatçı Yok” makalesinde bu sorunun yanıtını arar: “Sanat üstün güçlerle donanmış bir bireyin kendinden önceki sanatçılardan ve daha belirsiz, daha yüzeysel biçimde de “toplumsal koşullardan” “etkilenerek” ortaya koyduğu özgür ve özerk bir etkinlik değildir……..Sanat yapmanın koşulları belli bir toplumsal çerçevede gelişir, bu toplumsal yapının ayrılmaz parçasıdır ve ister sanat akademileri, ister himaye sistemleri, ister ölümsüz yaratıcı, üstün sanatçı- insan ya da toplumdışı ilan edilen yalnız yaratıcı efsaneleri olsun, özgül ve tanımlanabilir toplumsal kurumların geçer ve belirlenir.”3 Feminizmin tarihsel gelişimi de feminist sanatla dolaylı olarak ilişkilidir. Tarihte çoklu feminist hareketler dikkat çekmektedir. Bunlardan çarpıcı ve uzun süreli olanı “demokratik ve liberal” feminizm olmuştur. Tamamen erkek ve kadın eşitsizliğini temel almaktadır. Bu temellendirmeyi yaparken toplumsal ve siyasal açıdan da değişimi hedefler. Diğer bir feminizm de “ayrılıkçı” feminizmdir. Ayrılıkçı feminizm ise erkek tarafından işkence gören kadınlar üzerinde odaklanır. Bu temel iki öğreti tüm bilim alanlarında tartışmaya başlamanın temel çıkış noktasını oluşturur. Feminist hareketin felsefe boyutu, feminist felsefecilerin geleneksel ahlak, toplumsal ve siyaset felsefesinin eleştirisi doğrultusundadır. Kadınların toplumsal ve cinsel olarak görev edindikleri değerleri ve kadın kavramının yeniden ele alınması ile ilişkilidir. Postmodernist felsefecilerde, onların bu çabasını gerçeklik, bilgi, ahlak ve siyaset alanlarında erkek düşüncesinin temellendirdiği bakış açısının bir devamı olarak algılamakta ve kadınlık sorununa yeni açılımlar getirmektedir. Fakat cinsellik ve kadın ilişkisi doğrultusunda üretilen yeni fikirlerin yanı sıra; değişen kültürel değerlerle beraber; toplumların farklılaşan kadınlık deneyimleri de sosyal açıdan, felsefi ve psikanaliz açısından bu fikirleri doğrulamakla birlikte; aynı zamanda da değişebileceğini de göstermiştir. Psikanaliz boyutu noktasında cinsellik ile ilgili farklı görüşlerle karşılaşılır. Psikanaliz kadınlığın nasıl oluştuğu ve ne anlama geldiğini tartışırken, bilinçaltı ve bilinçdışı arasında kalan cinsellik, öznenin bölünmesi noktasında sıkıntılar yaşar. Freud’un ve çağdaşı Lacan’ın bilinçaltı ve özneye dayatılan cinselliğin, bilinçdışı uzantısı içinde çelişkide kaldığını görürüz. Aslında Freud ile başlayan bu bilinçdışı kavramı hem siyasi hem feminist Freud eleştirisinin merkezinde yer almaktadır. Freud Radikal feministler tarafından reddedilen bu görüş, Lacan’ın postyapısalcı görüşü çerçevesinde “simgesel” bakış açısında yeni bir noktaya yerleştirilir. Sürrealizm, Metafizik resim ve Avangart sanat hareketlerinin Lacan’ın bu psikanaliz yaklaşımına karşılık geldiği düşünülebilir. Çünkü “Lacan‘ın bilinçdışı ve cinsellik arasındaki ilişkiyi en uç noktasına taşıdığı, böylelikle cinselliği yalnız bölünme üzerinden giderek açıkladığı söylenebilir. Öznenin içindeki bölünme, özneler arasında ki bölünme dilin içsel bölünmesine ve anlatının kasıtlı olarak biçimleşmesine odaklanır. Cinsiyet farkı bir bölünmedir, şemalaştırılacak bir şeydir tam anlamıyla formalite bir form meselesidir.”4 Lacan’ın bu şemalaştırması, feminist sanatın temel çıkış noktasını oluşturur. Kadın, bilinçdışının getirdiği sosyal etkilerle yaşamın dışına itilmiştir. Feminist sanat bu doğrultuda, öznenin yerinden edilmesine karşı çıkmaktadır. 20.yy’a kadar kadın imgesi sanatta, toplumdaki cinsiyet rolünü belirleyen yani kadın olmanın niteliklerini ve rolünü temsil eden bir kavram olarak yansır. Kadın bedeninin temsillerine dayanan bu bakış açıları, kadın ve erkek ayrımcılığına karşı, feminist sanat aracılığıyla ironik yaklaşımlarla veya kavramsal boyutta bir metafor olarak kullanılan kadın imgeleri ortaya çıkarır. Bu imgeler kadına verilen rolün erkekler tarafından verilmesini eleştirmekte ve erkekler tarafından zevk ve seyirlik bir cinsel obje olmanın rahatsızlığını dile getirmektedir. Hatta kadın duygusu ve bu duyguya bağlı bir şekilde yaratılan kadın imgeleri, feminist sanatın temel sorunsallarından biridir. “Sanatta ilk feminist hareket 1960’ların sonlarında, birkaç yıl öncesindeki genel feminist hareketin ve siyasi aktivizm’in etkisiyle başlar. En başından itibaren ABD’nin batısındaki sanatçılarla doğusundaki sanatçıların öne çıkardığı konular farklı olmuştur. New-York sanatçıları kurumsal cinsiyet ayrımcılığını eleştirerek ekonomik eşitsizliği ve sergilerde ki eşitsizliği hedeflerken, Batıda ki sanatçılar ise kadın bilincine ağırlık verir.” 5 Feminizm’in bu şekilde biçimlenmesi feminizmin oluşum evresini zenginleştirmiş ve sanatçılara farklı anlatım olanakları yaratmıştır. Carolee Schneeman’ın kadın bedeni kullanarak yaptığı performanslar, Judy Chicago’nun 22 kadın sanatçı ile gerçekleştirdiği “Yemek Daveti”, Yoko Ono’nun “kesip biçme işi”, Sherrie Levine’nin fotoğrafları, kadın bedeninin temsillerine, ideolojilere ve cinsel kimliklere, hem bilinçaltı hem de bilinçdışı formlarla dikkat çeker. Feminist sanatçıların kadınsal kimliklerini farklı anlatım dilleri ile görselleştirmeleri feminizmi kategorize etmektedir. Dikkat çekici olan bu kategorik platformda bir grup sanatçının kadını, imgelerle, kodlarla yansıtması ve estetik düşünce geleneğine eleştiri getirmekle beraber; kadına ait tüm düşünce temsillerini yapısöküme uğratmaya çalışması olmuştur. Böylece bu sağduyudaki sanatçılar, alışılmış kadın imgelerini alaşağı etmek için geleneksel kodları, başkaldırının aracı olarak kullanmışlardır. “Feminist sanatçıların tarihsel sürecinde “minor” olarak görülen ve kadınların üretimiyle özdeşleştirilen el sanatlarına yönelmeleri, dikiş, nakış, örgü gibi geleneksel tekniklere bilinçli olarak başvurmaları, resim ve heykelin modernist süreçteki geçerli ifade biçimlerinin ötesine uzanan bir yöntem dağarcığının gelişmesinin yolunu açmıştır.”6 Minor grubu temsil eden sanatçıların arasında Judi Chicago’nun “Yemek Daveti”, Miriam Schapiro ve Joyce Kozloff desenli kumaşlardan yararlanarak gerçekleştirdikleri enstelasyonlar, Ghada Amer’in el sanatlarıyla ile ilgili kadına atıf yapılabilecek her türlü imge ve kod, kavramsal sanatın yeni anlatım duraklarından birini temsil etmiştir. El sanatlarının bu göstergelerle eleştirilmesinin yanı sıra mutfak işlerini de protesto eden Martha Rosler “Mutfağın Göstergeleri” ile kadının toplum karşısındaki farklı rolünü de kavramsal boyutta ele almış olur. Feminist sanat eleştirmeni Moira Roth “1970’lerde ki ilk kuşak feminist sanatçıların öncelliğinin kadınlar hakkında kadın bakış açısıyla sanat yapmak ve kadınların koşullarını başkalarına anlatırken sonunda bu koşulların değişmesini sağlayacak bir yol izlemek”7 olduğunu belirtir. Bu koşullar zaten çağın değişimi ile değişecek ve özgürlükçü cinsel ortam içerisinde feminist sanatçılar, kendi varoluşlarına daha çok dayanak bulacaklardır.

Sonuç olarak, Feminist sanatın geldiği nokta aslında şaşırtıcıdır. Feminizm’in çatısı altında yapılan bu pratikler; bir grup feminist sanatçı tarafından desteklenirken; bir grup hem sanatçı hem de eleştirmenler tarafından desteklenmemiştir. Feminizm’in amacını bu pratiklerin dışında tutan sanat tarihçisi ve eleştirmen Lisa Tickner feminizm’in amacını şöyle belirler. “Mevcut erkek egemen sanat dünyasına girmek ve bu dünyada kabul görmek için mücadele etmek değil, “kurumsallaştırılmış bir ideolojik pratik olarak bizatihi sanat tarihini eleştirmektir; sunduğu imgeler ve dünyaya ilişkin yorumlarıyla toplumsal sistemin yeniden üretimine katkıda bulunan sanat tarihinin kendisini eleştirmektir. Tickner, feminist sanatın yalnızca “ideolojiyi açığa çıkarmakla yetinmeyip, onu yeniden işlemekle de yükümlü olduğuna işaret eder.”18 Feminist sanat, çıkış noktası itibariyle kadın sesini açığa çıkarmak; kadın duyarlılığını ön plana çekmek ve kadın deneyiminin özgünlüğünü ortaya çıkarmayı hedeflemiştir. Bunun yanı sıra feminist sanat tarihini araştırmak, saptamalar yapmak, siyasi, sosyal ve kültürel açıdan değerlendirmeye çalışmakla beraber; kadına ideolojik bir bakışla yaklaşmıştır. Kendi öznesini yadsıyan kadın imgelerinin ortaya çıkmasıyla, feminist sanat içerisinde  ikili görüşler oluşmuştur. Çünkü kadın imgesi bölünmüş imgelere maruz kalmış ve tek bir özne yerine birçok özneden bahsedilmiştir. Bu tablo, feminizmin bu kanadını psikanalitik açıdan sağlıksız bir zemine oturtur. Çünkü kadın öznesi kimliksizleşmekte ve sadece imgeleri var olmaktadır. Böylece hem kadını özne olarak öne çıkaran eylem sanatı, hem de öteki olmaktan kurtararak yapısöküme uğratmakta aynı zamanda da tanımsız bırakmaktadır. Feminist sanat özne ve özneler arasında yarattığı çelişkiyle kadına psikolojik açıdan yeni bir boyut kazandırma çabasındayken; kadın cinselliği ise sunulan kadın bedenleri “kendisine penis takmış bir kadın imgesi” karşısında gösterilenle çatışır. Çünkü burada da bölünmüş bir özne söz konusudur. “Psikanalizde yeteri kadar özne bulunmadığını düşünen Derrida ise, çok fazla özne görür. İlki, erkeğin dışlayıcı biçimde sahiplenmesi sonucu çarpıtılmış bir kimliği talep ederken, ikincisi aynı amaca ulaşmak için kimlik biçiminin kendisini yerinden eder, ya da onun altına koyar”.19 Derrida’da bölünmüş öznenin kimliksizleşmesi konusunda kaygılıdır. Feminist sanat ile cinsellik, disiplinler arası karmaşada kimliksizleşmeye neden olurken; özne bölünmesi kadın cinselliğinin, fiziksel özelliklerinin açık görüntüsünü, üzeri kapatılmaya çalışılan örtük teorilerle çatışma içerisine koyar. Bu açıdan bakıldığında kadın imgesi, varoluşunun sınırlarını zorlayan yapısöküm çerçevesinde karşıtlıklar içerisine yerleştirilir. Yapısöküm ile kadın cinselliği, varoluş ve yok oluş kapsamında yeni bir aralıkta ele alınırken; hem bilinçdışı kaynaklı yönleri hem de bunun dışında kalan alanlara dikkat çekmiş olur. Feminist sanat tarihinde en dikkat çeken feminist eleştirmenlerden Griselda Pollock, “Kadınlar, Sanat ve İdeoloji” ve “Modernlik ve Kadınlığın Mekanları” adlı makalelerinde, Marksizm ile psikanaliz ve yapısöküm’ün sentezinden oluşan ideolojisinde cinsel farklılığın toplumsal bir inşa olduğu varsayımı makalesinin temelini oluşturur. “Pollock sanat tarihi için kendi feminist proje anlayışını açıklayarak işe başlar; önce, kadın sanatçılar hakkındaki yanlış anlayışların kırılması için onlara ilişkin verilerin gün ışığına çıkarılması ve bununla eşzamanlı olarak sanat tarihi disiplininin yapısökümünün gerçekleştirilmesi gerekir. İkinci adım, kadınların sanatını-Pollock’un makalesinde modern çağ boyunca incelemek için kullanılacak kuramsal bir çerçeve yaratmak ve cinsel farklılığa dair bir kuram ve tarihsel bir analiz oluşturmaktadır.”20 Pollock’un yapısökümcü yaklaşımı postmodernizm’in yapısalcı ve post yapısalcı uzamların yarattığı kavramlar ışığında sanatın geldiği noktayı tanımlamaktadır. Feminizme bakış açısı sadece kadına feminist tarihi açısından saptama yapmak değil; onu yeniden yapılandırma üzerine kurulmuş olur. Postmodernist kavramlara karşı daha sınırlayıcı bir bakış açısı çizen Lucy Lippard ise ; “Kurama karşıdır; bununla birlikte, onun yeni bir egemen kurum haline gelmekten kaçınmaya çalışarak, sanatın yalnızca estetik etkisinin değil; iletişim gücünün de değerlendirilmesi için yeni ölçütlerin oluşturulmasını savunur. Sanata feminist katkıyı tanımlamaya çalışırken; feminizm’in sanata önerdiğini düşündüğü modelleri belirler.” 21 Lippard’ın feminist sanat yapıtlarını kuramların içerisine sıkıştırılmasını ve imgelere indirgenmesini eleştirmesi, diğer eleştirmenlerin eleştiri kaynağı olmuştur. Feminist sanatçı ve eleştirmenlerin duyarlılıklarının farklı noktalarda odaklanması feminizm’e ortak bir ideoloji sunamamakla beraber; grupların da kendi içlerinde yakaladıkları tutarlı gerekçeler; feminizme özgün bir tavırda sağlamıştır. Bu farklı görüşleri ortak bir adımda toplamaya çalışan “May Stevans’ın son dönemde, kopukluk ve fragman gibi postmodern terimleri kullanarak yaptığı işler, hem ataerkil kurumları eleştirip hem de kadınlara özgü sorunları ele alarak bu iki kavramı uzlaştırmayı başarır.” 22

Yorum Gönder

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Blogger tarafından desteklenmektedir.
Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget